YOL
KENARI VE TURUNCU
Sonsuz bir yol vardı
önümde, buğday tarlaları, bozkırlar ve karlı dağlar. Bir kez daha yürümeye
cesaretim yoktu. Son treni ise çoktan kaçırmıştım, dumanını savurarak geçip
gitmişti gürültüyle, demir sesleriyle, belirsiz insan yüzleri ve buğulanmış pencerelerle.
Arkamda kahve çekirdeklerinin kokusu duruyordu hala, sıcak bir oda, orta yerde
ateşiyle gürleyen bir teneke soba, lokum ve kırlangıçlar. Düşününce çok
uzaktaydılar, ancak dün gibi aklımdaydı hepsi. Uzansam bir adam lokum verecekti
çatlamış elleriyle, yine çocuk olup yokuştan koşturarak bir solukta yayla
evinin balkonuna atacaktım kendimi. Anneannem fesleğen kokusuyla otururken
dizine yatıp lokumumu yiyecektim eski günlerdeki gibi. Kahve çekirdeklerinin
ezilmesini duyuyordum her adımımda, akşamüstleri cumbada oturup kahve çeken
kadını dinliyordum. Rüzgâr saçlarıma değdikçe pardösüme sarılıyordum ve işte
teneke sobanın yanındaydım, gürleyen sesi odayı dolduruyordu, kızıl ateşi
ufacık yüzüme vurdukça terliyordum, elma kokusu vardı ve kırlangıçlar henüz
göçmekteydi…
Bu yıllar nasıl da geçti
diye düşünmeye başlar başlamaz yolun kenarında buldum kendimi. Önümde uçsuz
bucaksız bir zaman, eriyen saatler gibi… Karyolada oturmuş ağlayan kadının
sesini duymaktan korkuyordum, ilk ve son kez öyle ağladı, sonra içinde bir kum
saatini ıslattı gözyaşları, kumlar akamıyor artık. Rüzgâr yine esiyordu, tek yaptığım
iki adım atıp durmak, tekrar iki adım atıp geri dönmekti. Uzaktan gri takımı ve
bordo kravatıyla gümüş saçlı bir adam göründü, yavaş yavaş yanıma geliyordu.
İki adım ilerledim, adam yanımdaydı kocaman bal rengi gözleriyle bana baktı,
hiç konuşmadık nefes alamıyordu. Saçlarıma bir toka taktı, bakır bir toka,
üzerinde yunus balığı ve sırtında bir erkek çocuğu… Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım,
uzun zamandır ağlamaktan korktuğumda böyle yapıyordum, gözyaşlarım geri
dönüyordu gökyüzüne bakınca. Başımı indirdiğimde adam kaybolmuştu, yerde bir
oksijen maskesi duruyordu, bir de tanıdık bir ıslık sesi geliyordu uzaklardan.
Elimi cebime attım, bir
avuç bezginlik ve kocaman bir misket vardı cebimde, misketin ortasından turuncu
bir sarmal geçiyordu. Parmaklarımın arasına alıp güneşe tuttum, güneşe bir yol
gidiyordu. Turuncu sarmalın üzerine atladım hemen. Birden her şey değişti,
kocaman bir avludaydım. İki katlı ahşap bir ev vardı avluda, kenarında gülyağı
çiçekleri olan bahçe havuzunun kenarına oturdum. Su yine yosun yeşiliydi. Bu
yıllar nasıl geçti? Su turuncuya dönüştü, hiç tereddüt etmeden içine daldım, yine
yolun kenarındaydım işte. Tekrar o bozkır! Olduğum
yere kıvrılıp yattım. Bir ara yanımdaki kuru otların arasından bir uğur böceği havalandı,
gelip tam avucuma konacak derken bir çocuk sesi duydum “uç uç böceğim…”arkamı
dönüp sese baktım fakat arkamda yol yerine odam vardı… Turuncu perdemden güneş
yüzüme vuruyordu, gülümseyerek perdemi açtım. Karşımda koca bozkır, karlı
dağlar ve upuzun yol… Cesaretim yok, tekrar yürüyemem.
(Öykü Teknesi-Ocak, 2009)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder