25 Nisan 2012 Çarşamba

Yol Kenarı ve Turuncu


                                         YOL KENARI VE TURUNCU
Sonsuz bir yol vardı önümde, buğday tarlaları, bozkırlar ve karlı dağlar. Bir kez daha yürümeye cesaretim yoktu. Son treni ise çoktan kaçırmıştım, dumanını savurarak geçip gitmişti gürültüyle, demir sesleriyle, belirsiz insan yüzleri ve buğulanmış pencerelerle. Arkamda kahve çekirdeklerinin kokusu duruyordu hala, sıcak bir oda, orta yerde ateşiyle gürleyen bir teneke soba, lokum ve kırlangıçlar. Düşününce çok uzaktaydılar, ancak dün gibi aklımdaydı hepsi. Uzansam bir adam lokum verecekti çatlamış elleriyle, yine çocuk olup yokuştan koşturarak bir solukta yayla evinin balkonuna atacaktım kendimi. Anneannem fesleğen kokusuyla otururken dizine yatıp lokumumu yiyecektim eski günlerdeki gibi. Kahve çekirdeklerinin ezilmesini duyuyordum her adımımda, akşamüstleri cumbada oturup kahve çeken kadını dinliyordum. Rüzgâr saçlarıma değdikçe pardösüme sarılıyordum ve işte teneke sobanın yanındaydım, gürleyen sesi odayı dolduruyordu, kızıl ateşi ufacık yüzüme vurdukça terliyordum, elma kokusu vardı ve kırlangıçlar henüz göçmekteydi…
Bu yıllar nasıl da geçti diye düşünmeye başlar başlamaz yolun kenarında buldum kendimi. Önümde uçsuz bucaksız bir zaman, eriyen saatler gibi… Karyolada oturmuş ağlayan kadının sesini duymaktan korkuyordum, ilk ve son kez öyle ağladı, sonra içinde bir kum saatini ıslattı gözyaşları, kumlar akamıyor artık. Rüzgâr yine esiyordu, tek yaptığım iki adım atıp durmak, tekrar iki adım atıp geri dönmekti. Uzaktan gri takımı ve bordo kravatıyla gümüş saçlı bir adam göründü, yavaş yavaş yanıma geliyordu. İki adım ilerledim, adam yanımdaydı kocaman bal rengi gözleriyle bana baktı, hiç konuşmadık nefes alamıyordu. Saçlarıma bir toka taktı, bakır bir toka, üzerinde yunus balığı ve sırtında bir erkek çocuğu… Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, uzun zamandır ağlamaktan korktuğumda böyle yapıyordum, gözyaşlarım geri dönüyordu gökyüzüne bakınca. Başımı indirdiğimde adam kaybolmuştu, yerde bir oksijen maskesi duruyordu, bir de tanıdık bir ıslık sesi geliyordu uzaklardan.
Elimi cebime attım, bir avuç bezginlik ve kocaman bir misket vardı cebimde, misketin ortasından turuncu bir sarmal geçiyordu. Parmaklarımın arasına alıp güneşe tuttum, güneşe bir yol gidiyordu. Turuncu sarmalın üzerine atladım hemen. Birden her şey değişti, kocaman bir avludaydım. İki katlı ahşap bir ev vardı avluda, kenarında gülyağı çiçekleri olan bahçe havuzunun kenarına oturdum. Su yine yosun yeşiliydi. Bu yıllar nasıl geçti? Su turuncuya dönüştü, hiç tereddüt etmeden içine daldım, yine yolun kenarındaydım işte. Tekrar o bozkır!              Olduğum yere kıvrılıp yattım. Bir ara yanımdaki kuru otların arasından bir uğur böceği havalandı, gelip tam avucuma konacak derken bir çocuk sesi duydum “uç uç böceğim…”arkamı dönüp sese baktım fakat arkamda yol yerine odam vardı… Turuncu perdemden güneş yüzüme vuruyordu, gülümseyerek perdemi açtım. Karşımda koca bozkır, karlı dağlar ve upuzun yol… Cesaretim yok, tekrar yürüyemem.

(Öykü Teknesi-Ocak, 2009)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder