26 Nisan 2012 Perşembe

KAYBEDİL(EMEY)ENLERİMİZ


                               
  Çocukluğumu özlüyorum... Özledikçe, çocukluğuma yaklaşırım düşüncesiyle, şimdinin çocuklarını gözlemliyorum. Tam elimi uzatıyorum, uçurumlar açılıyor aramızda. Yeni nesille benim çocukluğumun, bizim çocukluğumuzun arasında o kadar çok değişiklik var ki… Belki bazı şeylerin değişmesi gerekiyordu, belki onlar bizden daha şanslı, daha zeki, değişime çok açık hepsi. Bazen onları kıskandığım bile oluyor ama ben yine de bizi hatırlamak, bize güzellemeler düzmek istiyorum...
   Ben çocukken; süper, hiper, maxi marketler yoktu. Mahallelerimizde bakkal amcalarımız vardı. Mütevazı paketlerde emzik şekerlerimiz, leblebi tozlarımız, kaymaklı bisküvilerimiz vardı. Öyle süslü püslü, kibirli ambalajlarda yemezdik biz yoğurdumuzu. Her hafta evimize uğrayan güvenilir bir sütçü teyzemiz ya da amcamız olurdu bizim, ondan alınan sütle yapılmış kaymaklı yoğurtlar olurdu dolabımızda, içine şeker atıp anne tabaklarında yerdik yoğurdu. Limonatayı buzdolabında bekletip dondurma yapardık yani ''kalıbını doldur ve dondur'' diye bağıran, emreden reklamlarımız da yoktu o zamanlar. En fazla ''Bir alışveriş bir fiş''ti reklamlarımızın emri...Duygusuz kutulardan dökülen mısır gevrekli, sevgisiz kahvaltılarımız hiç olmadı, annemizin sürdüğü balla tereyağı kardeşti kızarmış ekmek diliminin üstünde

   Eskiden siyah ya da kırmızı, hadi diyelim beyaz ya da lacivertti en renkli ayakkabılarımız ama biz çok severdik onları, alındıkları ilk gün onlarla uyumak bir gelenekti bizim çocukluğumuzda. Bir ayakkabı aldırmak için okullar açılmadan önce en az bir hafta uslu durmamız gerekirdi. Ayakkabımız alınınca da öyle bir günde kaçmazdı hevesimiz, sokaklarda 1-2yıl eşlik ederlerdi bize, tamir edilirlerdi, eskimeden çöpe atma huyumuz yoktu.
                   
   Bir hediye alınca gözümüz gibi bakardık, hele bir oyuncaksa alınan oynamaya kıyamazdık; oynarken de bir oyuncağı on kişi paylaşırdık, bozmadan oynardık, şimdiki gibi yarım saat değildi oyuncakların ömrü. Bizim çocukluğumuz tüketmez üretirdi, kendi oyunumuzu, oyuncağımızı kendimiz uydururduk. Elimize doladığımız bir iple bin çeşit şekil yapardık, mandal bile oyuncaktı bizim için, yaratıcıydık doğrusu...
                    
   Hafta sonları ev halkı uyurken biz erkenden kalkardık. Pek seçeneğimiz olmasa da pek sevdiğimiz bir çizgi filmimiz olurdu. Futbolcu bir çocuk olurdu ekranda ya da dağlarda gezen bir kız çocuğu.  Bir gizemi vardı onların, işportacıların tezgahına düşmemişlerdi hiç. 
     
   Dershanelere, özel kurslara koşturmak zorunda kalmazdık, çocuktuk biz. Ödev yapardık, tekrar yapardık onlar yeterli gelirdi, çocukluğumuzu yaşlandıracak sınavlar ufukta belirmemişti henüz… 
                     
   Telefon sadece evlerimizde bir de kulübelerde olurdu, onlardan mesaj atılmazdı, konuştuğumuz kişi belki ses tonumuzdan bir mesaj alırdı.  E-maillerimiz de yoktu bizim. Mektuplarımız, kartpostallarımız vardı. Renk renk kağıtlar satardı kırtasiyeler, "mektup beklemek" diye gizli bir heyecan vardı o zamanlar.

   Bizim bayram sabahlarımız eğlenceliydi. Evler dolup taşardı, yepyeni kıyafetlerimizle dört dönerdik sokaklarda. Yeni kıyafet alınmadıysa gözyaşı hazır beklerdi damlamak için ama şeker toplarken ne yeni elbise üzüntüsü kalırdı ne de başka bir tasa...

   Çocukken mutluyduk biz. Sokaklarımızda trafik canavarı; maganda kurşunları kol gezmezdi, onların yerine biz vardık yollarda. Saklambaç, seksek, top oynardık; ip atlardık sokak aralarında. Annelerimiz bizi  sokağa gönderirken korkmazdı. 

   Meyveleri mevsiminde yerdik biz. Kokuları odalarımızı doldururdu, tadı olmayan yapay meyvelerimiz olmazdı, şanslıydık. Taneyle değil; kiloyla alınırdı manav amcadan limon ve portakal. Hatta evin önündeki bahçemize apartman dikilmediği için oradan toplardık meyvelerimizi. Mevsimlerimiz de vardı sırasıyla ve dolu dolu yaşadığımız.  Sonra "Biz büyüdük ve kirlendi dünya..."

25 Nisan 2012 Çarşamba

Biraz daha içelim


Çok sarhoşmuşuz mesela,
Kahkahamıza kızmış martılar.
Vapurun içine sığamamışız,
Sen sırrını havaya atmışsın,
Bir martı kapmış sulara düşmeden.
İyi ki düşmemiş,
Bugün martılar iyi, bugün martılar güzel.
Bugün İstanbul korkutuyor beni,
Biraz daha içelim...

Yol Kenarı ve Turuncu


                                         YOL KENARI VE TURUNCU
Sonsuz bir yol vardı önümde, buğday tarlaları, bozkırlar ve karlı dağlar. Bir kez daha yürümeye cesaretim yoktu. Son treni ise çoktan kaçırmıştım, dumanını savurarak geçip gitmişti gürültüyle, demir sesleriyle, belirsiz insan yüzleri ve buğulanmış pencerelerle. Arkamda kahve çekirdeklerinin kokusu duruyordu hala, sıcak bir oda, orta yerde ateşiyle gürleyen bir teneke soba, lokum ve kırlangıçlar. Düşününce çok uzaktaydılar, ancak dün gibi aklımdaydı hepsi. Uzansam bir adam lokum verecekti çatlamış elleriyle, yine çocuk olup yokuştan koşturarak bir solukta yayla evinin balkonuna atacaktım kendimi. Anneannem fesleğen kokusuyla otururken dizine yatıp lokumumu yiyecektim eski günlerdeki gibi. Kahve çekirdeklerinin ezilmesini duyuyordum her adımımda, akşamüstleri cumbada oturup kahve çeken kadını dinliyordum. Rüzgâr saçlarıma değdikçe pardösüme sarılıyordum ve işte teneke sobanın yanındaydım, gürleyen sesi odayı dolduruyordu, kızıl ateşi ufacık yüzüme vurdukça terliyordum, elma kokusu vardı ve kırlangıçlar henüz göçmekteydi…
Bu yıllar nasıl da geçti diye düşünmeye başlar başlamaz yolun kenarında buldum kendimi. Önümde uçsuz bucaksız bir zaman, eriyen saatler gibi… Karyolada oturmuş ağlayan kadının sesini duymaktan korkuyordum, ilk ve son kez öyle ağladı, sonra içinde bir kum saatini ıslattı gözyaşları, kumlar akamıyor artık. Rüzgâr yine esiyordu, tek yaptığım iki adım atıp durmak, tekrar iki adım atıp geri dönmekti. Uzaktan gri takımı ve bordo kravatıyla gümüş saçlı bir adam göründü, yavaş yavaş yanıma geliyordu. İki adım ilerledim, adam yanımdaydı kocaman bal rengi gözleriyle bana baktı, hiç konuşmadık nefes alamıyordu. Saçlarıma bir toka taktı, bakır bir toka, üzerinde yunus balığı ve sırtında bir erkek çocuğu… Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım, uzun zamandır ağlamaktan korktuğumda böyle yapıyordum, gözyaşlarım geri dönüyordu gökyüzüne bakınca. Başımı indirdiğimde adam kaybolmuştu, yerde bir oksijen maskesi duruyordu, bir de tanıdık bir ıslık sesi geliyordu uzaklardan.
Elimi cebime attım, bir avuç bezginlik ve kocaman bir misket vardı cebimde, misketin ortasından turuncu bir sarmal geçiyordu. Parmaklarımın arasına alıp güneşe tuttum, güneşe bir yol gidiyordu. Turuncu sarmalın üzerine atladım hemen. Birden her şey değişti, kocaman bir avludaydım. İki katlı ahşap bir ev vardı avluda, kenarında gülyağı çiçekleri olan bahçe havuzunun kenarına oturdum. Su yine yosun yeşiliydi. Bu yıllar nasıl geçti? Su turuncuya dönüştü, hiç tereddüt etmeden içine daldım, yine yolun kenarındaydım işte. Tekrar o bozkır!              Olduğum yere kıvrılıp yattım. Bir ara yanımdaki kuru otların arasından bir uğur böceği havalandı, gelip tam avucuma konacak derken bir çocuk sesi duydum “uç uç böceğim…”arkamı dönüp sese baktım fakat arkamda yol yerine odam vardı… Turuncu perdemden güneş yüzüme vuruyordu, gülümseyerek perdemi açtım. Karşımda koca bozkır, karlı dağlar ve upuzun yol… Cesaretim yok, tekrar yürüyemem.

(Öykü Teknesi-Ocak, 2009)

Lütfen Ama!

     "Herkesin yaptığı şeyleri yapmayı sevmiyorum" yani bakınız: "Sürü psikolojisine uymam" diyen insanlar var ya, yalan söylüyorlar. Hepiniz zevksiz apartmanlara tıkılmıyor musunuz? Her gün işe gidip gelmiyor musunuz? Akşam haberleri izlemiyor ya da gazeteleri takip etmiyor musunuz? Ha bir de "Ben dizileri bilmem" diyenler var, en çok da onlara acıyorum. İzlemeseniz bile kıyısından köşesinden haberiniz oluyor, o televizyonu açıyorsan, onların varlığından haberdar olmaman imkansız, birbirimizi kandırmayalım. Bir de herkesin giydiğini giymediğini iddia edenler var, bu gruba pek diyecek lafım yok, herkesin giyindiği standartlarda giyinmiyorum, tarz sahibiyim deseler açık açık, çok daha candan olacaklar. 
      İnsan kendini çok seviyor, kendi hakkında konuşmaya bayılıyor, nasıl bir mutluluktur o bilmez miyim! Ama kendini anlatırken başkalarını ötelemek neden? Asıl o zaman o sürünün içine giriyorsun çünkü kendimizi anlatırken biz haşmetpenahız, diğerleri nasıl kötü, nasıl kinci, nasıl kandırılmış insanlar. Herkes bunu yapıyor, girme o sürünün içine! Kendini severken başkasını kötüleyerek mastürbasyon yapma! "Ben şöyleyim" de, "Ben böyleyim" de ama "Başkaları gibi şöyle yapmayı sevmem" deme; çok itici oluyorsun! Şimdi ben de sizi kötüledim ama hak ettiniz bu defa! "Sürüye uymam" deme, o sürünün içinde yaşıyorsan öpe öpe giriyorsun aralarına, bazen başına buyruk gezdiğin oluyordur ama dönüp dolaşıp kürkçü dükkanına geri dönüyorsun işte, bunu bir kabul et ve kendinle barış. "Sürüye uymam" diye kocaaaaman bir laf etme, "Bazen sürüden farklı davranıyorum" de, mutevazı ol! 
        Herkesin oynadığı oyuncaklarla büyüdün, herkes gibi okula gittin, herkes gibi iş buldun, belki herkes gibi evlendin, çocuk yaptın, herkes gibi akşam evine geliyorsun, yemek yiyorsun, belki televizyon izliyorsun ya da kitap-gazete-dergi okuyorsun.... Belki herkesin sevdiği şeyleri sevmiyorsun, çok daha estetik şeyler yiyor,giyiyor, okuyorsun ama bu seni sürüden ayırmaya yetmiyor işte. "Ben bunların hiç biri değilim, gerçekten çok daha farklıyım" diyorsan o vakit ellerin öpülmeli senin, koş bir kahve yap da içelim!